Bu kitap boyunca tek bir soruya cevap aranmıştır: Mehmet Çetin resmî anlatının söylediği gibi mi öldü? Dosyada yer alan kriminal ve otopsi raporları, olay yeri inceleme tutanakları, kıyafet incelemeleri, kamera kayıtları ve korumaların ifadeleri bir araya getirildiklerinde hepsi aynı gerçeği haykırır: mahkemenin kabul ettiği "Mehmet Çetin 1782 nolu villada, askerlerin 5,56 mm’lik silahlarıyla, çatışma sırasında öldürüldü" iddiasını yine mahkeme dosyasındaki belgeler boşa düşürmektedir. Bir iddiada hayatın olağan seyrine ve maddi gerçeğe aykırı bu kadar yön varsa o iddiayı aklen, hukuken ve bilimsel olarak kabul etmek maalesef mümkün değildir.
Birincisi, kanın nerede olduğu. Askerlerle çatışmanın yaşandığı 1782 nolu villanın arkasında, balkonunda, önünde ve içinde Mehmet Çetin’e ait tek bir kan izi yoktur. Buna karşılık Mehmet Çetin’in kendi kıyafetlerindeki kanla aynı genotipik özelliği taşıyan ve bu nedenle kendisine ait olduğu değerlendirilen kan, askerlerin o gece hiç gitmediği ve çatışmayla hiçbir ilgisi olmayan 1751 nolu villanın arkasında bulunmuştur. Kapısı kırılmış, içi dağıtılmış bu villaya maalesef mahkeme tarafından hiçbir aşamada değinilmemiştir. Çetin'in kanının bulunmadığı yerin cinayet mahalli kabul edilmesi ancak her yerde Çetin'in kanı olan yerin tamamen yok sayılması, acaba gizlenmeye çalışılan başka bir hikaye mi var sorusunu insanın aklına getiriyor.
İkincisi, olmayan bir yaradan çıkarılan mermi. Mahkûmiyet, Çetin’in sol dizinden girdiği söylenen ve sanık Şükrü Seymen’in tüfeğinden atıldığı belirtilen bir mermiye dayandırılmıştır. Oysa bu yara, olaydan hemen sonra düzenlenen genel adli muayene raporunda, ölü muayene tutanağında ve olay yeri görüntülerinde yoktur; İzmir Kriminal Laboratuvarı’nın raporuna göre Çetin’in pantolonunun sol bacağında bir delik dahi bulunmamaktadır. Var olmayan bir yaradan bir mermi “çıkarılmış”, o mermi bir sanığa isnat edilerek üzerine hüküm kurulmuştur. Bir mahkûmiyetin temeli, dosyanın geri kalanında hiçbir izi bulunmayan, hayali bir yara olabilir mi?
Üçüncüsü, yaraların anlatmadığı silah. Olay yeri raporlarına göre askerlerin o gece kullandığı silahların tamamı 5,56 mm çapında mermi atıyordu ve tabanca kullanılmamıştı. Ancak Çetin’in vücudundaki ve kıyafetlerindeki 0,8 cm, 1 cm, 2 cm, hatta 7×4 cm ebatındaki delikler başka bir hikaye anlatıyordu. Adli tıp kaynaklarına göre uzak atışta giriş deliğinin merminin çapından büyük değil küçük olması gerekiyordu. Ancak Çetin'in vücudunda tespit edilen ölçüler muhtemelen 9 mm’lik, o esnada askerlerde bulunmayan tabancalara işaret etmektedir. Üstelik kıyafet incelemesi Çetin’in sırtından vurulduğunu ve mermilerin vücudunda kaldığını göstermektedir. Ne var ki bu mermiler otopside çıkarılıp incelenmemiştir. Katili doğrudan işaret edecek mermiler neden soruşturma ve kovuşturma aşamalarında araştırılmamıştır?
Dördüncüsü, on iki günde üç ölüm hikayesi. Mehmet Çetin’in çalışma arkadaşları diğer korumalar, Çetin’in nasıl öldüğünü on iki gün içinde üç farklı şekilde anlatıyorlar. 16 Temmuz’da İrfan Paksoy, Çetin’in askerlerden saatler önce helikopterle gelen kişiler tarafından 1782 nolu villanın arkasında vurulduğunu söylüyor. 18 Temmuz’da korumaların ortak tutanağı, bir askerin “sen askere silah mı sıkarsın” diyerek yakın mesafeden iki el ateş ettiğini kayda geçiriyor. 28 Temmuz’da koruma müdürü Murat Bayrak, savcılık ifadesinde, Çetin’in balkonda, çatışma sırasında uzaktan vurulduğunu beyan ediyor. Mahkeme bu hikayeler arasındaki çelişkiye hiç dikkat etmeden doğrudan sonuncuyu esas alıyor. Tek bir ölüm, aynı tanıkların ağzından, üç ayrı yerde ve üç ayrı biçimde nasıl gerçekleşir? Olayın “tek görgü tanığı” olduğunu söyleyen Paksoy’un ölüm saati olarak verdiği 00:00–00:30 ile Çetin’in 03:00 sıralarında hâlâ hayatta olduğunu gösteren ifadeler ve Erdoğan’ın o saatlerdeki canlı yayın görüntüleri ise hikayelerdeki çelişkinin başka bir boyutu.
Bu bulguların hiçbiri bir savunma amaçlı ortaya konmuş iddialar değildir. Kanın 1751 nolu villada olduğunu tespit eden de pantolonda delik bulunmadığını yazan da yaraların 5,56 mm’ye uymadığını ölçen de devletin kendi kriminal laboratuvarları ve olay yeri inceleme ekipleridir. Tüm bunlara bir de olay yeri keşif taleplerinin reddedilmesi, geç istenen ya da hiç istenmeyen kamera kayıtları, biri Mehmet Çetin’e ait olan ancak bulunamayan telsizler ve Çetin için 112’yi arayıp “polis değilim” diyen o gece görevli listesinde adı dahi geçmeyen meçhul kişi eklendiğinde ortada tamamlanmamış bir soruşturma durmaktadır.
Tüm dosyaya objektif olarak bakıldığında aslında tek bir soru öne çıkıyor: Mehmet Çetin, çatışmanın olduğu 1782 nolu villada değil de askerlerin hiç gitmediği 1751 nolu villanın arkasında; askerlerin 5,56 mm’lik tüfekleriyle değil de daha geniş yaralar açan silahlarla; önden gelen bir çatışmada değil de sırtından vurulduysa onu kim, neden vurdu? Bu kitabın belgelerle gösterebildiği tek şey resmî anlatının bu soruların hiçbirini yanıtlamadığı; üstelik dosyada yer alan ve bu soruyu yanıtlayabilecek tüm delilleri yok saydığıdır. Mahkeme, bu soruyu cevaplayabilecek mermileri, kayıtları ve tanıkları görmeyi reddetmiştir.
Tüm bu değerlendirme ışığında rahatlıkla ifade edilebilir ki kitabın vardığı yer bir hüküm değil, bir taleptir. Dosyanın, burada sıralanan çelişkiler ışığında yeniden açılması hukuki, vicdani ve ahlaki bir gerekliliktir. Bu; sanıkların da katılımıyla olay yerinde yeniden keşif yapılmasını, karartıldığı anlaşılan kamera kayıtlarının bağımsız uzmanlarca incelenmesini, şüpheli 112 kayıtlarının ve kayıp telsizlerin araştırılmasını ve gerektiğinde Mehmet Çetin’in naaşının, ailesinin rızasıyla, bağımsız bir adli tıp kurulunca yeniden incelenmesini kapsar. Sıralanan hususların her birinin ayrıntılı dayanağı, ilgili bölümlerde ve Belge Dizini’nde gösterilen belgelerdedir.
Şehit Mehmet Çetin, gerçek faillerinin bulunmasını; ailesi ise “çatışmada şehit oldu” denilerek kapatılan bu dosyanın gerçekten aydınlatılmasını hak etmektedir.